Muhammed, ticaret hayatında gittiği putsuz şehirlerdeki dini hayatları beğenen, maddi açıdan zayıf ama önemli bir aileden gelen, kendi halinde, iyi huylu bir insandı. Zor bir ve pasif bir gençlik dönemi geçirmiştir. Bekarlık döneminde hayatını ticaretle kazanıyordu. Gerçi sattığı mallara sermayeyi koyan kendisi değildi, bir nevi aracılık ediyordu. Çocukluğundan beri ticarete alışkındı. Amcası Ebu Talib, onu yanında götürüyordu. Etrafında olanları izliyor, insanlarla tanışıyor, kendini sevdiriyordu. Çocukken gittiği gezilerinden birinde Hristiyan Rahip Bağira ile tanışmıştı, onun anlatılarından etkilenmişti. Her gittiği yerde değişik insanlarla, değişik kültürlerle tanıştı. Değişik kültürler tanıyan insanlar, atalarından gelen bilgilere karşı yeterince muhafazakar kalamayabilirler. O da öyle yaptı, atalarının kültürleri hoşuna gitmiyordu. Bizans topraklarında yaptığı ticaretlerden hristiyan kültürünü, İran tarafından ise Zerdüşt kültürünü bir nebze öğrendi. Her iki devlet, Mekkeliler'in çok üstünde bir gelişmişliğe sahiptiler. Mekke inanç kültürü ise, Kabe gibi çok eski bir mabede rağmen bu iki devlete nazaran çok ilkeldi. Arapların taptığı putlar, günlük hayata bir fayda sağlamadığı gibi, öldükten sonra da hiçbir şey vaadetmiyordu. Mekke'de olmayıp her iki kültürde olan en önemli anlayış kıyamet teorisiydi. Öldükten sonra yeni bir hayatın olması kimin hoşuna gitmezdi ki? Yahudiler bile Musa'nın düşünemediğini yapmış, bunu eklemişlerdi dinlerine. Muhammed de bunu istiyordu, yaşıyoruz ölüyoruz, ne işe yarıyoruz, hayatın anlamı ne diye soruyordu kendi kendine. Ama yine de Muhammed öteki dinleri tam olarak kabul etmemişti. Hristiyanlığa daha yakın gibi dursa da, o dinlerin de sorunlu yanları vardı. HATİCE Hatice zengin bir kadındı, kocalarından ve ailesinden kalan paralar oldukça fazlaydı. Öncesinde iki evlilik yaşamış olan Hatice, ticari işlerini yaptırdığı Muhammed'i beğendi ve onunla evlendi. Muhammed'in, Hatice ile evlendikten sonra yavaş yavaş hayata dair idealleri azalmıştı. Geçim derdi kalmayınca başka düşünceler ağırlık kazanmaya başladı, Zengin ve soylu Hatice'ye kuma getirmek gibi bir düşüncesi de olamazdı. Daha fazla içine kapanır oldu, mağaralarda günlerini geçirir, düşüncelere dalardı. Mağaralarda uzun süre kaldığı zamanlar sesler duyardı, bu seslerin nereden geldiğini anlamaz, bu seslerden korkar eve kaçardı. Mağarada uzun süre kalan insanların halüsinasyonlar görebileceğini bilmiyordu. HİRA Bir gün mağarada düşünürken yine sesler duydu, ama bu sefer bir şeyler de görüyordu. Bilinçaltı ile olayları anlamlandırmaya çalıştı. İKRA diyordu OKU diyordu mağaranın sesleri. Birkaç kez aynı sesi duyunca cevap verdi. "Ben okuma bilmem" Ve sonra bilinçaltındaki 4 mısralık doğaçlama bir şiir dökülüverdi. Neler oluyordu, daha öncekiler gibi kaçarcasına eve koştu, her seferinden daha çok korkmuştu. "Ört beni" dedi karısına. Hatice, onu örttü, olanları anlamaya çalıştı. Kocasının psikolojik bozukluğu olduğu düşüncesinde değildi elbette. Yüzyıllardır, bin yıllardır hayali varlıkları gören insanlar, dünyanın her yerinde oluyordu. "Hayali varlıklar yoksa rüzgarı kim estirebilir" diyen ilk insanlardan beri durum böyleydi. En başta gerçekten inandı mı inanmadı mı, ne kadar inandı bilinmez ama kocasını seven bir kadın olarak ona inandığını söyledi, onu teselli etti. İşin doğrusunu kim bilebilirdi? Kendisi gibi hristiyan olan Varaka bu işi çözebilirdi. Onu hristiyan amca oğlu Varaka b. Nevfel'in yanına götürdü.
Babasını hiç görmemiştir. Çocukluğunu annesinin yanında değil, sütninesinin yanında geçirmiştir. Annesiyle pek muhatap olamadan annesini de kaybetmiştir
Muhammed, ticaret hayatında gittiği putsuz şehirlerdeki dini hayatları beğenen, maddi açıdan zayıf ama önemli bir aileden gelen, kendi halinde, iyi huylu bir insandı. Zor bir ve pasif bir gençlik dönemi geçirmiştir. Bekarlık döneminde hayatını ticaretle kazanıyordu. Gerçi sattığı mallara sermayeyi koyan kendisi değildi, bir nevi aracılık ediyordu. Çocukluğundan beri ticarete alışkındı. Amcası Ebu Talib, onu yanında götürüyordu. Etrafında olanları izliyor, insanlarla tanışıyor, kendini sevdiriyordu. Çocukken gittiği gezilerinden birinde Hristiyan Rahip Bağira ile tanışmıştı, onun anlatılarından etkilenmişti. Her gittiği yerde değişik insanlarla, değişik kültürlerle tanıştı. Değişik kültürler tanıyan insanlar, atalarından gelen bilgilere karşı yeterince muhafazakar kalamayabilirler. O da öyle yaptı, atalarının kültürleri hoşuna gitmiyordu. Bizans topraklarında yaptığı ticaretlerden hristiyan kültürünü, İran tarafından ise Zerdüşt kültürünü bir nebze öğrendi. Her iki devlet, Mekkeliler'in çok üstünde bir gelişmişliğe sahiptiler. Mekke inanç kültürü ise, Kabe gibi çok eski bir mabede rağmen bu iki devlete nazaran çok ilkeldi. Arapların taptığı putlar, günlük hayata bir fayda sağlamadığı gibi, öldükten sonra da hiçbir şey vaadetmiyordu. Mekke'de olmayıp her iki kültürde olan en önemli anlayış kıyamet teorisiydi. Öldükten sonra yeni bir hayatın olması kimin hoşuna gitmezdi ki? Yahudiler bile Musa'nın düşünemediğini yapmış, bunu eklemişlerdi dinlerine. Muhammed de bunu istiyordu, yaşıyoruz ölüyoruz, ne işe yarıyoruz, hayatın anlamı ne diye soruyordu kendi kendine. Ama yine de Muhammed öteki dinleri tam olarak kabul etmemişti. Hristiyanlığa daha yakın gibi dursa da, o dinlerin de sorunlu yanları vardı. HATİCE Hatice zengin bir kadındı, kocalarından ve ailesinden kalan paralar oldukça fazlaydı. Öncesinde iki evlilik yaşamış olan Hatice, ticari işlerini yaptırdığı Muhammed'i beğendi ve onunla evlendi. Muhammed'in, Hatice ile evlendikten sonra yavaş yavaş hayata dair idealleri azalmıştı. Geçim derdi kalmayınca başka düşünceler ağırlık kazanmaya başladı, Zengin ve soylu Hatice'ye kuma getirmek gibi bir düşüncesi de olamazdı. Daha fazla içine kapanır oldu, mağaralarda günlerini geçirir, düşüncelere dalardı. Mağaralarda uzun süre kaldığı zamanlar sesler duyardı, bu seslerin nereden geldiğini anlamaz, bu seslerden korkar eve kaçardı. Mağarada uzun süre kalan insanların halüsinasyonlar görebileceğini bilmiyordu. HİRA Bir gün mağarada düşünürken yine sesler duydu, ama bu sefer bir şeyler de görüyordu. Bilinçaltı ile olayları anlamlandırmaya çalıştı. İKRA diyordu OKU diyordu mağaranın sesleri. Birkaç kez aynı sesi duyunca cevap verdi. "Ben okuma bilmem" Ve sonra bilinçaltındaki 4 mısralık doğaçlama bir şiir dökülüverdi. Neler oluyordu, daha öncekiler gibi kaçarcasına eve koştu, her seferinden daha çok korkmuştu. "Ört beni" dedi karısına. Hatice, onu örttü, olanları anlamaya çalıştı. Kocasının psikolojik bozukluğu olduğu düşüncesinde değildi elbette. Yüzyıllardır, bin yıllardır hayali varlıkları gören insanlar, dünyanın her yerinde oluyordu. "Hayali varlıklar yoksa rüzgarı kim estirebilir" diyen ilk insanlardan beri durum böyleydi. En başta gerçekten inandı mı inanmadı mı, ne kadar inandı bilinmez ama kocasını seven bir kadın olarak ona inandığını söyledi, onu teselli etti. İşin doğrusunu kim bilebilirdi? Kendisi gibi hristiyan olan Varaka bu işi çözebilirdi. Onu hristiyan amca oğlu Varaka b. Nevfel'in yanına götürdü.
Eğer Hatice hristiyan olmasaydı, kocasının başına gelen bu hadiseyi hristiyan amcaoğlu Varaka bin Nevfel'e değil de, putperest amcaoğlu Esved bin Muttalib'e ya da başka birine danışmalıydı. Muhammed, meleği görünce soluğu Varaka'da aldığına görre kendisini en yakın hissettiği din hristiyanlık olmalıdır. Ama Varaka'nın hristiyanlığı tek tanrılıdır. İsa'yı Tanrı değil peygamber olarak kabul eder.
Muhammed, ticaret hayatında gittiği putsuz şehirlerdeki dini hayatları beğenen, maddi açıdan zayıf ama önemli bir aileden gelen, kendi halinde, iyi huylu bir insandı. Zor bir ve pasif bir gençlik dönemi geçirmiştir. Bekarlık döneminde hayatını ticaretle kazanıyordu. Gerçi sattığı mallara sermayeyi koyan kendisi değildi, bir nevi aracılık ediyordu. Çocukluğundan beri ticarete alışkındı. Amcası Ebu Talib, onu yanında götürüyordu. Etrafında olanları izliyor, insanlarla tanışıyor, kendini sevdiriyordu. Çocukken gittiği gezilerinden birinde Hristiyan Rahip Bağira ile tanışmıştı, onun anlatılarından etkilenmişti. Her gittiği yerde değişik insanlarla, değişik kültürlerle tanıştı. Değişik kültürler tanıyan insanlar, atalarından gelen bilgilere karşı yeterince muhafazakar kalamayabilirler. O da öyle yaptı, atalarının kültürleri hoşuna gitmiyordu. Bizans topraklarında yaptığı ticaretlerden hristiyan kültürünü, İran tarafından ise Zerdüşt kültürünü bir nebze öğrendi. Her iki devlet, Mekkeliler'in çok üstünde bir gelişmişliğe sahiptiler. Mekke inanç kültürü ise, Kabe gibi çok eski bir mabede rağmen bu iki devlete nazaran çok ilkeldi. Arapların taptığı putlar, günlük hayata bir fayda sağlamadığı gibi, öldükten sonra da hiçbir şey vaadetmiyordu. Mekke'de olmayıp her iki kültürde olan en önemli anlayış kıyamet teorisiydi. Öldükten sonra yeni bir hayatın olması kimin hoşuna gitmezdi ki? Yahudiler bile Musa'nın düşünemediğini yapmış, bunu eklemişlerdi dinlerine. Muhammed de bunu istiyordu, yaşıyoruz ölüyoruz, ne işe yarıyoruz, hayatın anlamı ne diye soruyordu kendi kendine. Ama yine de Muhammed öteki dinleri tam olarak kabul etmemişti. Hristiyanlığa daha yakın gibi dursa da, o dinlerin de sorunlu yanları vardı. HATİCE Hatice zengin bir kadındı, kocalarından ve ailesinden kalan paralar oldukça fazlaydı. Öncesinde iki evlilik yaşamış olan Hatice, ticari işlerini yaptırdığı Muhammed'i beğendi ve onunla evlendi. Muhammed'in, Hatice ile evlendikten sonra yavaş yavaş hayata dair idealleri azalmıştı. Geçim derdi kalmayınca başka düşünceler ağırlık kazanmaya başladı, Zengin ve soylu Hatice'ye kuma getirmek gibi bir düşüncesi de olamazdı. Daha fazla içine kapanır oldu, mağaralarda günlerini geçirir, düşüncelere dalardı. Mağaralarda uzun süre kaldığı zamanlar sesler duyardı, bu seslerin nereden geldiğini anlamaz, bu seslerden korkar eve kaçardı. Mağarada uzun süre kalan insanların halüsinasyonlar görebileceğini bilmiyordu. HİRA Bir gün mağarada düşünürken yine sesler duydu, ama bu sefer bir şeyler de görüyordu. Bilinçaltı ile olayları anlamlandırmaya çalıştı. İKRA diyordu OKU diyordu mağaranın sesleri. Birkaç kez aynı sesi duyunca cevap verdi. "Ben okuma bilmem" Ve sonra bilinçaltındaki 4 mısralık doğaçlama bir şiir dökülüverdi. Neler oluyordu, daha öncekiler gibi kaçarcasına eve koştu, her seferinden daha çok korkmuştu. "Ört beni" dedi karısına. Hatice, onu örttü, olanları anlamaya çalıştı. Kocasının psikolojik bozukluğu olduğu düşüncesinde değildi elbette. Yüzyıllardır, bin yıllardır hayali varlıkları gören insanlar, dünyanın her yerinde oluyordu. "Hayali varlıklar yoksa rüzgarı kim estirebilir" diyen ilk insanlardan beri durum böyleydi. En başta gerçekten inandı mı inanmadı mı, ne kadar inandı bilinmez ama kocasını seven bir kadın olarak ona inandığını söyledi, onu teselli etti. İşin doğrusunu kim bilebilirdi? Kendisi gibi hristiyan olan Varaka bu işi çözebilirdi. Onu hristiyan amca oğlu Varaka b. Nevfel'in yanına götürdü.
VARAKA Varaka, putlara karşı çıkan, hakikati aramak için çok dil öğrenen ve en sonunda Nasturi akımında (teslis inancı olmayan hristiyanlık) karar kılan bir hristiyandı. Hem Tevrat hem İncil'i biliyordu. Arapların o dönemdeki resmi dili olan Aramice ve Süryanice dillerine vakıftı. Yaşlı Varaka, hayatını din aramakla geçirmiş, bu uğurda çok şey öğrenmiş, ancak öğrendiklerini öğretememiş bir bilgeydi. Bildiklerini yaymak için fazla yaşlıydı. Hayali bir varlık gördüğünü ve ondan şiir işittiğini söyleyen iyi huylu, doğru sözlü, insanlara zararsız, temiz yüzlü, genç, üstelik tanıdığı ve akrabası olan bir adam karşısında duruyordu. Onun yalan söylemesi mantıklı değldi, belki de ona inanmak istiyordu. Yaşlı Varaka'nın çalkantılı geçen hayatı, belki de genç Muhammed ile bir anlam kazanabilirdi. Varaka durumu tespit etmeye başladığında Muhammed, henüz peygamber olduğunu bilmiyordu. Gördüğü kişi kimdi, neydi, canlı mıydı, cin miydi, bir bilgisi yoktu. Durdu, düşündü, ölçtü, biçti, o nasıl bir ölçme biçmeydi öyle, sonra kararını verdi. Muhammed, Arapların peygamberi olabilirdi. Muhammed'e peygamber olduğunu ilk ve son kez bildiren kişi Cebrail değil, Varaka idi. İlk gelen ayet, "kan pıhtısı" ayeti idi. Bu ayetler, Tevrat ve İncil'e değil Zerdüştiliğe uyuyordu. Zerdüştiler, kadının adet kanı akmadığı için karnında pıhtılaştığını ve buradan bebeğin oluştuğunu zannediyordu. Muhammed de bu bilgiden etkilenmişti. Varaka'nın inancında bu yoktu ama yanlışlığını iddia edebilecek bilimsel veriye de sahip değildi neticede. Peygamberlik yolunda Varaka'ya düşen görev, kendi bildiklerini ömrü vefa ettiği müddetçe Muhammed'e öğretmek olmalıydı. Ama bir sorun vardı, artık Cebrail gelmiyordu. Günler geçti, haftalar geçti, Cebrail bir daha gelmedi. İhtimal ki, yeniden mağaralara çıktı Cebrail'i aramaya ama gelmedi ve o ölene dek asla gelmeyecekti. En sonunda gözü açıkken Cebrail'i beklemeyi bıraktı ve yatarken gözünü kapattığında Cebrail'i aramaya başladı. Ve nihayet buldu. Varaka'nın da etkisiyle peygamber olduğuna kendini o kadar inanmıştı ki, Müddessir suresi geldi ve şizofrenik hayatına başlangıç yapmış oldu. TEBLİĞ O dönemde peygamber olduğunu iddia etmek, günümüzde mehdi olduğunu iddia etmekten daha kolaydı çünkü o dönem insanı hayata dair pek az şey biliyordu. Bir muteber kişi, herkesi ikna edebilirdi. Araplara getirdiği şey, Arapların elindekilerin çok üstündeydi. Anlamsız putları terk edersen, öldükten sonra altında ırmaklar akan bir köşkün olacak, içinde hizmetçi olarak güzel kızlar, huriler olacaktı. Peki ya inanmazsan, ateşten oluşan Cehennem seni bekliyordu. Zaten cennet ve cehennem, hayallerimizde bile adaleti sağlamaktan yoksun bir yerdir ama olsun. Bir adamın söylediklerine inanıp daha önceden inandığın her şeyden vazgeçeceksin, karşılığında çok büyük bir ödül, yapmazsan çok büyük bir ceza seni bekliyor. Hayatından memnun olmayanlar , köleler ve daha fazlasını isteyenler için oldukça cazip bir teklif, hayatından memnun olanlar için ise can sıkıcı bir tehditti. Ebubekir ve evinde büyüyen Ali, ona ilk inananlar oldular. Köle Bilal,Zeyd, amca oğlu Cafer de ilklerdendi. Kureyş'in lideri Velid b. Muğire'nin genç akrabası olan Erkam'ın evinde, sayıları az olan müminler toplanırlar, İslam'ı öğrenirlerdi. VAHİY KESİLMESİ Derken bir aksilik oldu. Yaşlı ve saygıdeğer Varaka, öğretilerinin meyvesini göremeden hayata gözlerini yumdu. Öğrettiklerinin ileride Ahzab Suresi'ne Tahrim Suresi'ne dönüştüğünü görseydi yaptığına bin pişman olacaktı ama ne fayda. Varaka ölünce vahiy yeniden kesiliverdi. Oldukça uzun sürdü bu çok sıkıntılı durum. "Allah onu terk mi etmişti" diye düşünürken bir gece yine Cebrail'i rüyasında gördü. Duha Suresi böyle oluştu. Mekke'de Tevrat dilini bilen, başka şehirlerden esir düşmüş köleler vardı. Önce Bel'am daha sonra Addas adında iki köle buldu. Varaka gibi din alimi değillerdi ama Aramice veya Süryanice bilmeleri yeterliydi. Mekke'de Tevrat ne gezer, Varaka elinde bulunduğu kadarıyla Tevrat'ı ve İncil'i Süryanice'ye çevirmişti. Belli ki, başka Süryanice hikayeler de öğrenmişti. Geriye o yazıtları kölelere okutmak kalıyordu. Bazen yanlışlar da oluyordu. Örneğin Suruçlu Yakup'un anlatısından dinlediği yedi uyurlar hikayesinde, kölenin biri "Decius" kelimesini "Raqim" diye okuyunca (Süryanice'de çok benzerdirler) ortaya Kehf Suresi çıkmıştı. Bazen de bilgiler karışıyordu. "Çıkış" adlı kitaptan Musa'nın hikayesini öğrenmiş, ama ablası Meryem'in hikayesini öğrenememişti. Çıkış kitabındaki "Harun'un kızkardeşi Meryem" tabirini İncil'in Hz.Meryem'ini anlatırken kullanmıştı. İki farklı Meryem olduğunu farkedemediği için babasını da İmran yapıvermişti. Bazen ayetler unutuluyor, Allah unutturmuş oluyordu. İlk müslümanlar, saf bir hissiyatla bütün bunları öğreniyorlardı. Ne var ki anlattıkları Mekke büyüklerine pek sevimli gelmiyordu. İnsanları ikna için harcanan onca paralara rağmen, beklediği kitleye ulaşamadı. Abdulmuttalib'in torunu olduğu halde Mekkelilerce dışlanmıştı. Kabe yakınlarına geldiğinde sözlü ve fiziki saldırılara maruz kalıyor, delilikle, sihirbazlıkla suçlanıyordu. Aradaki bu kavga ambargoya bile dönüştü. Ama bu yol, geri dönüşü olmayan bir yoldu. İstedikleri olmayınca intiharı bile düşünmüştü. Kendisine inanan samimi insanlar olmasa, belki de edecekti. Ya intihar edecekti, ya öldürülecekti, ya da başaracaktı.
Tüccarlarla iyi anlaşan bir insandı. Hac panayırlarında kendisine inanan bir kavim lideri bulmaya çalışıyordu. Çok denemiş, bir türlü başaramamıştı. Nihayet, Arabistan'ın en kötü şehirlerinden biri olan Yesrib'in liderleri ikna oldular. Şehirlerindeki Yahudiler'den peygamberlik konusunda fikir sahibi idiler. Kendilerine ait bir peygamber, onları Yahudiler'in üstüne çıkaracaktı. Ayrıca, senelerdir devam eden Evs ve Hazrec kavgası bir peygamber vasıtasıyla bitecekti. Medine'ye geldiğinde işler istediği gibi gitmedi. Muhacirler, yoklukla karşılaştılar. Hastalık ve pislikten insanlar ölüyordu. Mekke'deki ambargo günlerini aratır bir hayat yaşıyorlardı. Günümüzde dünyanın en fakir insanları ne yaptıysa onu yaptılar. Korsanlık.... Kervanların yolunu kesip mallarına el koydular. Mekkeliler işin böyle gitmeyeceğini anladıklarında Bedir Savaşı patlak verdi. Müslümanlar, Hubab b. Münzir'in ustalıklı coğrafi taktiğiyle savaşı kazandılar. Çok sayıda esir aldılar, onları da para karşılığı sattılar. Artık daha zengin bir Medine vardı. Yokluk zamanının idealist Muhammed'i, yavaş yavaş güçleniyor ve imkanlarını da artırıyordu, eşleri de artıyordu. Tecrübeli Muhammed için Cebrail'in geliş yöntemi de değişmişti. Rüyaları beklemiyor, günün ortasında gelebiliyor, hatta içlerinden bir sahabi bile Cebrail oluverebiliyordu. Peygamber kıssalarının anlatıldığı şiirimsi ayetler gitmiş, diğer kavimlerin kötülendiği uzun ve kafiyesiz ayetler gelmeye başlamıştı. Sıradan konularda sıradan ayetler gelebiliyordu. Muhammed, yanındakileri kendi sözüyle ikna edemediği zaman, ayetlerin kutsallığına başvurmaya başlamıştı. Bugüne kadar yapılanların evrensel masumiyeti, işte burada evrensel kargaşaya dönüşüverecekti. Öyle saçma sapan ayetler geldi ki, Allah'tan geldiği gibi uygulamak mümkün değildi. Yirmi beş yaşındayken kırk yaşında kadın almıştı. Yirmi seneden fazla bu kadınla evli kaldı, ikinci bir kadın da almadı. Hatice Mekke'de ölünce yaşlı Sevde'ye de razı olmuştu. Ebubekir kendi küçük kızı Ayşe'yi de Muhammed'e hazırlıyordu. Medine'de imkan bulunca Ayşe'yle evlendi. Ayşe, Muhammed'in en küçük kızından daha küçüktü, hayat dolu, zeki bir kızdı, yaşlı Muhammed'e adeta ikinci bahar yaşatmıştı. Adet görmeden evlendiği için Ayşe'den çocuğu olamamışsa da Muhammed onu çok sevdi. Ancak, savaşlar kazanıldıkça ganimetler artıyordu. Bu ganimetlerden kendine eş almaya başlayınca Ayşe eskisi kadar huzurlu olmayacaktı. Sırf dikkat çekmek için yaptığı çocukça kaybolma hadisesi başına büyük belalar açacak, boşanmanın eşiğine gelecekti. Beni Müstalık Savaşı'na kocasıyla beraber giden Ayşe, kocasını güzeller güzeli Cüveyriye'ye teslim ederek dönmek zorunda kalmıştı. Çocuk aklınca Muhammed'i kıskandıracaktı. Kafileden bir gün sonra bir adamla kasabaya dönünce, insanların en büyük eğlencesi olan dedikodu kazanı alabildiğine çoğalmıştı, bunlar Muhammed'i de etkilemişti. Bir ay boyunca karısıyla görüşmedi. Muhammed, Ayşe'nin bunu aşkı için yaptığına, o adamla cinsel ilişki yapmadığına ikna olduğunda kafasını karıştıranlara çok kızdı. Muhammed'in Cebrail'i haftalar sonra Ayşe'yi temize çıkarıverdi. Bu kızgınlıkla öyle bir sure yazdı ki, o dönem insanı bile şaşırdı. Karısını temize çıkarmak için, zinanın tespitini neredeyse imkansız hale getiriverdi. Bu sure Nur Suresi'ydi. Artık insanların hukuki açıdan öğrenmek istediği, ya da Muhammed'in dikte etmek istediği her konuda ayetler gelmeye başlamıştı. Ama genel olarak ayetler, toplumsal baskı üzerine geliyordu. Muhammed'e soru soruyorlar, kocasını şikayete gelen kadınlar oluyor, Ömer içkiden şikayet ediyor, kadınların örtünmediğinden şikayet ediyor, en sonunda bir şekilde ayetler geliyordu. Sahabe, o kadar çok soru soruyordu ki, artık canına tak etti. "Yer açın diyorsam yer açın, kalk git diyorsam gidin" ayeti geldi. Hemen üstüne "Peygambere gizli soru sormadan önce sadaka verin" diye bir ayet söyledi. Halk buna tepki gösterince "zorunuza mı gitti, tamam vermeyin o zaman" diye yeni bir ayet söyledi. Ayetler, bir süre böyle devam etti.
Ayşe hadisesi tazeliğini koruyordu ki, Muhammed'in Zeynep aşkı gündem oldu. Belki de Ayşe'den soğuduğu dönemde, yeniden kabarmıştı bu aşk. Zeynep'in genç kızlık döneminde Muhammed evliydi. Hatice gibi güçlü bir kadının üstüne kuma alması mümkün değildi. Hem o zaman için peygamberlik misyonuna yakışmıyordu. Bir taraftan da ona yakın olmak istiyordu, onu görmek hoşuna gidiyordu. En güzel yol, Zeynep'i kölesi Zeyd ile evlendirmekti. Böylece destursuz girip çıkabileceği bir yerde olacaktı Zeynep. İlk karısından beri bekareti önemseyen bir adam değildi. Yıllardır içinde tuttuğu sevgi, Ayşe'nin olayının üstüne geldi ve herkesin farkettiği bir aşka dönüştü. Dedikodular aldı başını gitti. "Bir tarafta Ayşe'den soğuyan, diğer tarafta evlatlığının karısına meyleden Muhammed" konuşulmaya başlandı. Üstüne bir de Hendek Savaşı girdi. Müslümanlar, haftalarca çok zor anlar yaşadılar. Muhammed'in otoritesi giderek sarsılmaya başlamıştı. Kış girince, Mekkeliler savaşı daha fazla uzatamadılar. Bu savaşın bir şekilde sona ermesi Muhammed'in zaferiydi. Artık ipler Muhammed'in eline geçmişti. muhammed, kendisine sadık davranmayan herkese haddini bildirmeye kararlıydı. Önce, savaşta kendilerine destek olmayan Kureyzalılar'ı cezalandıracaktı. Ama, bu öyle bir cezaydı ki, tüyleri ürpertiyordu. Erkeklerin tamamının kafası koparıldı, kadınlar ve çocuklar köleleştirildi. Ayşe'yi Zeynep'i dedikodu edenler de seslerini kestiler. Ayşe konusunda dedikodu yayanlar kırbaç cezasına çarptırıldı. Dedikodular üzerine Zeyd karısını boşamıştı, Muhammed Zeyneb'i almıştı. Ama tabii, bunu insanlara nasıl izah etmişti? Evladının karısına göz dikmek her devirde çok iğrenç bir şeydi. Tabii Muhammed'in Cebrail'i yine devreye girdi. Evlat dediğin, aslında evlatlıktı, kan bağı yoktu. Yani insanlar, evladının değil ama evlatlığının karısına göz dikebilecekti. Evlatlığına karısını boşatıp kendine almış oldu. Ayetleri görünce kimse birşey diyemedi. Kureyzalılar için de ayet inmişti. Ama daha bitmedi, Muhammed Medine'yi tam olarak hizaya getirmeliydi, artık kendisine tam sadakat istiyordu. İçinde tuttuğu her şeyi ayetlere vurdu. "Bana yemeğe geldiğinizde çok oturmayın, çağrılmadan önce gelmeyin" bile diyordu bir ayet. "Allah ve Melekleri bana salat eder. Siz de bana salat edeceksiniz" diyordu. Evet, bir zamanlar Cebrail'i görünce titreyen, diğer peygamberlerden kendini ayırmayan, sadece bir elçi olduğunu iddia eden Muhammed, artık Allah'ın ve meleklerin salat ettiği kutsal birine dönüşmüştü. "Allah ve Resulü" kelimeleri artık ayetlerde birarada geçmeye başlamıştı. Allah'a gösterdikleri saygının aynısını kendisine de istiyordu. Hak etmedi mi? Başarıya ulaşan her lider gibi o da kendini kutsatmayı haketmişti. Bütün bu olanlara hala ikna olmayanlar vardı. Günümüz mafyasına taş çıkartacak bir tehditle Cebrail'in ağzından "Biz onlara seni musallat ederiz, nerede yakalanırlarsa öldürülürler" deniyordu. Medine'deki çatlak sesler, surenin bu son ayetleriyle kesiliyordu. Bütün bu akla ziyan ayetler hangi surede mi geldi? Ahzab Suresi'nde.
Medine'deki temel sorunları çözmüştü ama evdeki kadınlar arttıkça onları yönetmek Medine'yi yönetmekten daha zor bir hal almaya başlamıştı. Yine Ahzab Suresi'nde Ayşe'yi rahatlatacak sözü verdi "Zeynep'ten sonra bir daha kadın almayacağım, güzelliğini beğensem bile almayacağım" Ama yine de açık kapı bırakmıştı, şayet bir kadın gelip kendimi sana bağışladım derse onu alabilirdi. Ayşe bu duruma tepki gösterince birdenbire Cebrail beliriverdi. "Bazı kadınlarla daha çok zaman geçirebilirsin" bu ayet, Ayşe'ye hem tehdit, hem de teselli idi. "Görüyorum ki, Rabbim senin şeyiinin derdine acele ediyor" diye tepki gösterdi Ayşe. Hemen arkasından bir ayet daha geldi, "Ey Ayşe, sen de benden başkasıyla evlenemezsin" diyordu adeta. Zavallı Sevde'nin suçu yaşlı olmaktı, sırasını Ayşe'ye kaptırmıştı. Ömer'in kızı Hafsa, Ayşe'ye tam bağlıydı. Alt edemediği tek bir kadın vardı, o da yılların aşkı Zeynep. Zeynep'e olan hisleri o kadar güçlüydü ki, yolda güzel bir kadın görse eve geri dönüp Zeynep'le yattığı bile oluyordu. Bir daha evlenmeyeceğini söyleyen Muhammed, maalesef söz verdiği halde sözünü tutamadı, Safiyye ile bozdu. Mısır lideri, dostluk göstergesi olarak Mariye adında çok güzel bir cariyeyi Muhammed'e hediye etmişti. Mısır lideri'nin bu hamlesi başarılı bir hamle olmuştu. Muhammed, cariyeyi çok beğenmişti. Öte yandan evlenmeme sözü vardı. Yine de her fırsatta onunla birlikte oluyordu. Bir gün Hafsa, kocası Muhammed'i kendi yatağında Mariye ile yakaladığında beyninden vurulmuşa döndü. Muhammed onu susturmak için Mariye ile bir daha birlikte olmama sözü verdi, karşılığında bunu kimseye söylememesini istedi. Ancak, kadıncağız çok sarsılmıştı, can dostu Ayşe ile bunu paylaştı. Muhammed'in esas korkusu da buydu: Ayşe'yi kızdırmak. Zaten Zeynep'le çok vakit geçirmesi Ayşe'nin büyük huzursuzluğuydu, şimdi de bir cariye vasıtasıyla kendi grubundaki bir kadına yapılan büyük saygısızlık. Ortalık karışmıştı, kabak Hafsa'nın başına patladı. Ama Hafsa da Ömer'in kızıydı, hemen yarın vazgeçilebilecek bir kadın değildi. Tartışmalar Muhammed'i küstürmüştü, yolu kaçmakta buldu. Bir ay, bütün kadınlarına yaklaşmama kararı aldı. Yirmi dokuz gün karılarına yaklaşmadı. Mariye ile ilgili verdiği sözden de vazgeçmek istiyordu. İşleri toparlamak Muhammed'in şizofrenik arkadaşı Cebrail'e düşmüştü. Önce Mariye ile ilgili yeminini bozdu, ki Mariye'den bir de çocuğu olmuştu. Daha sonra, başkasıyla evlenmelerini yasaklamış olduğu karılarına "İsterseniz sizi boşayayım, sizi boşarsam sizden daha güzellerini alabilirim" diye tehdit ediyordu. "Boşanırsanız, Nuh'un Lut'un karısı gibi kafir olursunuz" diyordu. Bütün bu ayetler, 12 ayetten oluşan Tahrim Suresi'ndeydi. Hayber savaşı'nda esirler arasındaki bir kadın, kabile reisinin güzeller güzeli kızıydı. Bu kadının kocası öldürüldü ve esir olarak bir sahabiye verilmişti. Ancak diğer sahabiler buna itiraz etti, çünkü kadın çok güzeldi. Altmışına merdiven dayamış Muhammed, on yedilik bu kızı kendine ganimet yani safiyye payı olarak alıverdi. Kadının ismi de Safiyye oluverdi. Kadın müslüman bile değildi, kocasının yasını bile tutmamıştı, kendini Muhammed'in yatağında buldu. Adetliyim bahanesiyle Muhammed'le ilişkiye girmekten geri duruyordu. Bu şekilde birkaç gün idare edebildi, Medine'ye varmadan Muhammed'in koynunda uyanıvermişti.
Muhammed, başlarda bir nevi hristiyandı. hristiyanlığı yüceltirdi ve Rumlar'ın İranlılar'ı yenmesini çok istemişti. Medine'de önceleri, Yahudilerle beraber yaşadığında Yahudileri kötüler, Hristiyanları överdi. Ayetlerde, bu durum görülüyordu. Yahudilerin icabına bakılınca sıra Hristiyanlara gelmişti. Artık onları da öldürmek kolaylaştırılmıştı. Putlara tapmaktan men etme amacındaki Muhammed, puta tapmayıp Allah'a inananları öldürüyordu. Üstelik Allah'ın birliğine koşulsuz inanan Yahudilere soykırım bile yapılıyordu. Artık hayatta kalmanın tek koşulu kendi liderliğini kabul etmekti. Tevbe Suresi, Maide Suresi bu konuda acımasız ayetlerle doludur. Ne var ki, bu dünya ona da kalmadı. Dünyadan göçüp gitti. Bize karılarını nizama sokan, toplantıda oturma kalkmamızı düzenleyen, onun yemeğine katılımını anlatan, cilbabı, örtüyü nasıl takmamız gerektiğini anlatan, el ve ayakların ne zaman çapraz kesileceğini anlatan, hristiyanlardan haracı nasıl alacağımızı, onları ne zaman öldüreceğimizi anlatan ayetler hediye ederek gitti. Söylenecek çok şey var ama bu kadarı yeterli.................
Cebrail'in mağarada söylediği belirtilen ayetler beş tanedir. Hiçbirisi peygamberlik ya da başka bir görev belirtmez. Muhammed'in kendini sorumlu hissetmesi Müddessir suresiyle birlikte olmuştur. Cebrail, bir daha asla yeryüzüne inmemiştir. Vahiyler bundan sonra rüya yoluyla, ya da benzer yollarla gelecektir. Cebrail'in yöntem değiştirme sebebini bir müslüman asla anlayamaz, müslüman olmayanlar iyi bilirler.
VARAKA Varaka, putlara karşı çıkan, hakikati aramak için çok dil öğrenen ve en sonunda Nasturi akımında (teslis inancı olmayan hristiyanlık) karar kılan bir hristiyandı. Hem Tevrat hem İncil'i biliyordu. Arapların o dönemdeki resmi dili olan Aramice ve Süryanice dillerine vakıftı. Yaşlı Varaka, hayatını din aramakla geçirmiş, bu uğurda çok şey öğrenmiş, ancak öğrendiklerini öğretememiş bir bilgeydi. Bildiklerini yaymak için fazla yaşlıydı. Hayali bir varlık gördüğünü ve ondan şiir işittiğini söyleyen iyi huylu, doğru sözlü, insanlara zararsız, temiz yüzlü, genç, üstelik tanıdığı ve akrabası olan bir adam karşısında duruyordu. Onun yalan söylemesi mantıklı değldi, belki de ona inanmak istiyordu. Yaşlı Varaka'nın çalkantılı geçen hayatı, belki de genç Muhammed ile bir anlam kazanabilirdi. Varaka durumu tespit etmeye başladığında Muhammed, henüz peygamber olduğunu bilmiyordu. Gördüğü kişi kimdi, neydi, canlı mıydı, cin miydi, bir bilgisi yoktu. Durdu, düşündü, ölçtü, biçti, o nasıl bir ölçme biçmeydi öyle, sonra kararını verdi. Muhammed, Arapların peygamberi olabilirdi. Muhammed'e peygamber olduğunu ilk ve son kez bildiren kişi Cebrail değil, Varaka idi. İlk gelen ayet, "kan pıhtısı" ayeti idi. Bu ayetler, Tevrat ve İncil'e değil Zerdüştiliğe uyuyordu. Zerdüştiler, kadının adet kanı akmadığı için karnında pıhtılaştığını ve buradan bebeğin oluştuğunu zannediyordu. Muhammed de bu bilgiden etkilenmişti. Varaka'nın inancında bu yoktu ama yanlışlığını iddia edebilecek bilimsel veriye de sahip değildi neticede. Peygamberlik yolunda Varaka'ya düşen görev, kendi bildiklerini ömrü vefa ettiği müddetçe Muhammed'e öğretmek olmalıydı. Ama bir sorun vardı, artık Cebrail gelmiyordu. Günler geçti, haftalar geçti, Cebrail bir daha gelmedi. İhtimal ki, yeniden mağaralara çıktı Cebrail'i aramaya ama gelmedi ve o ölene dek asla gelmeyecekti. En sonunda gözü açıkken Cebrail'i beklemeyi bıraktı ve yatarken gözünü kapattığında Cebrail'i aramaya başladı. Ve nihayet buldu. Varaka'nın da etkisiyle peygamber olduğuna kendini o kadar inanmıştı ki, Müddessir suresi geldi ve şizofrenik hayatına başlangıç yapmış oldu. TEBLİĞ O dönemde peygamber olduğunu iddia etmek, günümüzde mehdi olduğunu iddia etmekten daha kolaydı çünkü o dönem insanı hayata dair pek az şey biliyordu. Bir muteber kişi, herkesi ikna edebilirdi. Araplara getirdiği şey, Arapların elindekilerin çok üstündeydi. Anlamsız putları terk edersen, öldükten sonra altında ırmaklar akan bir köşkün olacak, içinde hizmetçi olarak güzel kızlar, huriler olacaktı. Peki ya inanmazsan, ateşten oluşan Cehennem seni bekliyordu. Zaten cennet ve cehennem, hayallerimizde bile adaleti sağlamaktan yoksun bir yerdir ama olsun. Bir adamın söylediklerine inanıp daha önceden inandığın her şeyden vazgeçeceksin, karşılığında çok büyük bir ödül, yapmazsan çok büyük bir ceza seni bekliyor. Hayatından memnun olmayanlar , köleler ve daha fazlasını isteyenler için oldukça cazip bir teklif, hayatından memnun olanlar için ise can sıkıcı bir tehditti. Ebubekir ve evinde büyüyen Ali, ona ilk inananlar oldular. Köle Bilal,Zeyd, amca oğlu Cafer de ilklerdendi. Kureyş'in lideri Velid b. Muğire'nin genç akrabası olan Erkam'ın evinde, sayıları az olan müminler toplanırlar, İslam'ı öğrenirlerdi. VAHİY KESİLMESİ Derken bir aksilik oldu. Yaşlı ve saygıdeğer Varaka, öğretilerinin meyvesini göremeden hayata gözlerini yumdu. Öğrettiklerinin ileride Ahzab Suresi'ne Tahrim Suresi'ne dönüştüğünü görseydi yaptığına bin pişman olacaktı ama ne fayda. Varaka ölünce vahiy yeniden kesiliverdi. Oldukça uzun sürdü bu çok sıkıntılı durum. "Allah onu terk mi etmişti" diye düşünürken bir gece yine Cebrail'i rüyasında gördü. Duha Suresi böyle oluştu. Mekke'de Tevrat dilini bilen, başka şehirlerden esir düşmüş köleler vardı. Önce Bel'am daha sonra Addas adında iki köle buldu. Varaka gibi din alimi değillerdi ama Aramice veya Süryanice bilmeleri yeterliydi. Mekke'de Tevrat ne gezer, Varaka elinde bulunduğu kadarıyla Tevrat'ı ve İncil'i Süryanice'ye çevirmişti. Belli ki, başka Süryanice hikayeler de öğrenmişti. Geriye o yazıtları kölelere okutmak kalıyordu. Bazen yanlışlar da oluyordu. Örneğin Suruçlu Yakup'un anlatısından dinlediği yedi uyurlar hikayesinde, kölenin biri "Decius" kelimesini "Raqim" diye okuyunca (Süryanice'de çok benzerdirler) ortaya Kehf Suresi çıkmıştı. Bazen de bilgiler karışıyordu. "Çıkış" adlı kitaptan Musa'nın hikayesini öğrenmiş, ama ablası Meryem'in hikayesini öğrenememişti. Çıkış kitabındaki "Harun'un kızkardeşi Meryem" tabirini İncil'in Hz.Meryem'ini anlatırken kullanmıştı. İki farklı Meryem olduğunu farkedemediği için babasını da İmran yapıvermişti. Bazen ayetler unutuluyor, Allah unutturmuş oluyordu. İlk müslümanlar, saf bir hissiyatla bütün bunları öğreniyorlardı. Ne var ki anlattıkları Mekke büyüklerine pek sevimli gelmiyordu. İnsanları ikna için harcanan onca paralara rağmen, beklediği kitleye ulaşamadı. Abdulmuttalib'in torunu olduğu halde Mekkelilerce dışlanmıştı. Kabe yakınlarına geldiğinde sözlü ve fiziki saldırılara maruz kalıyor, delilikle, sihirbazlıkla suçlanıyordu. Aradaki bu kavga ambargoya bile dönüştü. Ama bu yol, geri dönüşü olmayan bir yoldu. İstedikleri olmayınca intiharı bile düşünmüştü. Kendisine inanan samimi insanlar olmasa, belki de edecekti. Ya intihar edecekti, ya öldürülecekti, ya da başaracaktı.
İDDİA : Hatice ile Muhammed'i Varaka'nın evlendirdiği ve evlendirirken mehir dahi almadığı iddia edilir. Eğer doğruysa, Muhammed ile Varaka'nın arkadaşlığının uzun dönemli olduğunu ve Varaka'nın Muhammed'i çok sevdiğini gösterir, başka birşey göstermez çünkü Muhammed'in hristiyanlığa yakınlığının sebebi Varaka değildir. Çocukluğundan beri ticaretin içindedir ve bir nevi Bizans hayranıdır. Tabii, eğer doğruysa, Varaka'nın Muhammed'e sandığımızdan daha fazla kıssa anlattığı sonucunu çıkaranlar haksız sayılmazlar.
Nuh Tufanı, tarihte değişik versiyonlarla birçok efsanede yer almaktadır. Ancak tufanın tüm dünyada mı, belli bir bölgede mi olduğu konusunda tereddütler vardır. Biz başta Kuran ve daha sonra Tevrat önderliğinde hikayeye bakalım. Nuh hikayesi iki kitapta birbirine paraleldir. Örneğin her iki kitaba göre de Nuh peygamber, kavminin içinde 950 yıl yaşamıştır. (Tekvin,9/29) ve Kuran 29/14 Ellah'ın amacının bütün canlıları yok etmek olduğunu aşağıdaki ayetlerden anlıyoruz. En azından bize verilen algı bu: İNSANLAR : Tevrat'ta "Tanrı Nuh'a insanlığa son vereceğim dedi" (Tekvin,6/13) Kuran'da ise "Nuh dua etti, Allahım yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma" (Nuh,71/26) HAYVANLAR : "Her cins canlıdan birer çift al" (Kuran:11/40) "Sağ kalabilmeleri için her canlıdan birer çift al" (Tevrat-Tekvin:6/19) Hem Kuran hem Tevrat'ta, iman eden küçük bir kesim dışında insanlığın tamamının, ve birer çift hayvan dışında hayvanların...
KURAN BİR İLKÇAĞ KİTABIDIR 600 sayfalık bir kitapta en fazla kaç hata olabilir ki? İlk çağ bilgileriyle yazılmışsa ve kainatı anlatmaya kalkıyorsa epey olabilir. Bakalım. (Kolay anlaşılması için ayetlerin çevirileri değil açıklamaları kullanılmıştır, hiçbir anlam kayması yapılmamıştır) 1. Güneşin bir doğma noktası vardır. Doğuda bir noktadır (18/90) 2. Doğudaki o noktadan gün boyu batıya doğru akarak (cereyan ederek) gider (36/38) 3. Akşamleyin batıda çamurlu bir suda batar (18/86) Adamlar güneşin doğudan batıya nasıl geçtiğini görüyorlar, batıdan doğuya nasıl geçtiğini bilmiyorlar. Ama uydurmuşlar. Buhari güneşin batınca rabbini secde etmeye gittiğine dair hadis paylaşır. Sabahleyin rabbinden izin alarak tekrar doğuya geçmektedir. 4. Akşamları dünyanın güneşe sırtını döndüğünü bilmedikleri için İbrahim güneşin batışıyla d...
Kuran'da Ali İmran Suresi bulunmaktadır. Bu surede Hz.Meryem'in babasının soyu Hz.İsa'ya kadar anlatılmaktadır. Ancak dinler tarihinin iddiasına göre, bu ayetlerde öyle büyük bir hata vardır ki, bu skandal hatayı Allah değil, sadece bir insan yapmış olabilir. Bu konuda Hz.Ayşe'den günümüz yorumcularına kadar 1400 yıldır çeşitli yorumlar yapılmıştır. Araştırmaya konu ayetler toplam Kuran'da geçen İmran'ın kimliği ile ilgili hangi görüşü seçelim? Kuran'daki İmran, Meryem'in babasıdır. Musa'nın babası başka bir İmran'dır Kuran'daki İmran, Musa'nın babasıdır Öncesinde konuyu bildiğim kaynaklardan araştırmak istiyorum İki Meryem Hipotezi : Harunlar Kuran'daki tüm Harunlar Harun peygamberdir İmran Kuran'daki İmran, Hz.Musa'nın babasıdır Soylar, hikayeler, kızkardeşi, kızı, kadını Kuran'da seçilmiş soylar doğrudur, "Harun'un kızkardeşi" demek "Harun'un kızkardeşi" demektir, "İmran'ıın kızı...
Comments
Post a Comment